Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

oldukça sıradan

ne denir, bilirsiniz işte.. uzun zaman boş kalan insanlar kendilerinemutlak bir meşgale arar..

affetsin uykularım beni!!

başladığım yeri aklıma koyup çıktım yola. kimi zaman uğuldayarak, kimi zaman sessiz sedasız ilerledim. bazen serinlik, bazen ayaz oldum. hoşnutluk ve hoşnutsuzluk taşıdım. çok şeyi sürükledim peşim sıra; kimini yerinden ettim, kiminin yerini buldum.. aklımda kalanlar mı?

olabildiğince sert estiğim viranelerin birinde olacak, bakışlarını karartmış 12-13 yaşlarında kir-pas içinde bir çocuga çarptım birgün. ürpermedi bile. sadece elindeki laylon torbadakileri şiddetle çekti içine. birkez daha çarptım, o da yeniden torbasındakileri çekti.tokat gibi indim yine, ama bu kez yüzüne ya da vücuduna degil, direk kalbine.. ve neler neler gördüm orda; anne baba dayakları, bıçaklar, feryatlar, figanlar.. bu kez üşümüştü. ama bende dayanamadım daha fazla gördüklerime.. hızla terkettim orayı..

yine sert sert esiyordum ki büyük bir kalabalık gördüm, bağrış-çağrışlar içinde.. üzerlerinden geçtim bir büyük tufan kopararak.. kimse aldırış etmedi bana. hepsi panikti , hepsi koşuşturmaca içindeydi. baktım ve anladım sonra neden hiçbirinin üşümediğini.. "aç" tılar.. üşüyemeyecek kadar "aç". ve yiyecek dağıtılıyor diyeydi bu izdiham..

yorulmuştum demin gördüklerimden hızımı azalttım biraz. ağır ağır eserken ıslak birşeylere çarptım. durdum baktım. bu kez 18-19 yaşlarında genç bir kızın gözyaşıydı çarptığım. çarpmamla daha da çok gözyaşı belirdi yanaklarında. elindeki kitaplarına sarıldı sıkıca.. ne derdi olurdu ki insanın bu yaşta?
- ne? aşk için mi?

daha fazla acıtmadım onun da yüreğini, orayı da terkettim. sonra sonra yine kalabalık biryerde buldum kendimi.. ağıtlar yükseliyordu yerden. çok kuvvetli estim, karalıydım üşütecektim. ama benden çok önce öyle bir yangın açmışlardı ki yüreklerine üşütmem imkansızdı. hepsi ağlıyordu. derken öteden bir tabut göründü omuzlarda.. üşütecek biri yoktu burada da.. yine gitmek düştü bana..

eserken eserken açıklarda bir teknede buldum kendimi. iki kişi bir yandan içiyor bir yandan da gülüyorlardı. keyifliydi başta izlemek onları.. ama sonradan onlar da kederlere daldılar. daha yaşlı olanının kızı gurbetteymiş, arayıp sormuyormuş kaç zamandır. diğerini ise işten çıkartmışlar, sövüyor patrondan hükümete kadar herkese.. bu insanları da üşütemezdim ki..

önce denizi dalgalandırdım sonra karaya vurup tozu dumanı birbirine kattım. canım sıkılmıştı gördüklerim karşısında.. vazgeçtim dolaşmaktan. başladığım yere, iki küçük cocugun oyunlarına döndüm..

"- ben doktor oluyum, sende hasta ol!
- yok hayır, ben öğretmen oluyum, sen de öğrenci!"

ah be küçüklerim, hayat öyle bir hastane, öyle bir okul ki.. inanın şimdi oynadığınız oyun; oynananlar içinde en tatlısı..

&&&

bir zamanlar oyunlar oynardık. adı önemli olmayan, bizi eğlendiren, mutlu eden oyunlar. yorulduğumuzda bir köşeye çekilir, kafayı yastığa koyup tasasızca uykulara dalardık. meğer ne tatlı uykularmış onlar. bugün tasasızca uyumak mümkün mü? bunu yapabilenler var mı gerçekten? cevabını bilmesemde, istemezdim zaten ben bu kadar şey olup biterken çocukluğumdaki tatlı uykularıma dalmayı.. affetsin uykularım beni!!

bir büyük yalan şehri..

bir labirent işte.. mitolojide bir yerlerde spiral konmuş adı, çeşitli danslarla, özel adımlarla evrenin merkezine iniyorsun, toprak anayla buluşuyorsun.. buda ya göre sessizlik sanatı, yüceleşiyorsun yapılması gerektiği gibi yaptıkça, göktanrıyla buluşuyorsun.. tasavvufa göre bir kalın hırka giymek,diriyken henüz ölmek,yaradana kavuşmak nihayetinde..

kime sorsan farklı anlatır onu.. bir labirent işte..aşığa sorsan sevgilisinin gözlerindedir.. sarhoşa sorsan bir şişenin dibindedir.. yorguna sorsan kafayı yastığa koyduğu yerdedir..mecnun leyla sında bulur, yunus mevlasında onu..herkes başka başka anlatır..

peki ya bana sorsan; didik didik ederim hayatı.. bir büyük yalan şehridir, gözlerimi açmamla başladı, kapamamla biter..

masalüstü..

.
Sağ gözümü yumdum, sol gözümü açtım diye, göremem mi sağımdakileri? Yahut arkamı döndüm diye yalanlara, hep gerçekler mi çıkar karşıma? Veyahut yorganı kafama kadar çektim diye, gökyüzü mü kararır?

..

Ne çok eski ne de çok yeni vakitlerin birinde, bir kız çocuğu varmış. Hani haylice yaramaz bir çocukmuş bu kız. Huysuzmuş bir de üstelik. Annesine, babasına, arkadaşlarına dar edermiş dünyayı. Lafın kısası değme haylazlıklar ondaymış.

Babası ne etsek de bu kızı yola getirsek diye kara kara düşünürmüş. Adamcağız böyle çaresizlik içinde kıvranırken, in mi yoksa cin mi olduğu belli olmayan biri, bir oyuncak vermiş adama: al bunu kızına ver diyerekten. Baba bir hayli zaman anlamamış oyuncağın ne olduğunu- ne işe yaradığını. Çok evirip çevirmiş,bu kutu gibi oyuncağı. Sonunda “ Bizim kızı uslandırmaya fayda etmez ama belki bir iki gün sesini kestirir” diyerekten kızına verivermiş, oyuncağı.

O günden sonra kızı ne zaman görseler elinde bu oyuncak varmış. Dahası sesi soluğu çıkmaz olmuş kızın.

Baba bu kez de kızının bu suskunluğundan rahatsız olmuş. Kendi kendine “ ne olduysa o kutudan oldu, o kutunun ne olduğunu mutlak anlamam gerek” demiş. Ama gel gör ki kız o kutuyu elinden hiç düşürmez, onla yatar onla kalkarmış. Babası bir-iki kere istemiş oyuncağı kızından, ama almak ne mümkün. Kızın inadı tutmuş, göstermemiş dahi..

Bir gece, baba kızının uyuduğundan emin olup, gizlice alıvermiş kutuyu. Birkaç zaman öylece bakmış kutuya. “ Hay aksi şeytan, ne var bu kutuda. Bildiğin kutu işte” diye hayıflanmış. Tam kutuyu yerine bırakacakken görmüş içindekileri. Daha önce nasıl da fark edemediğine şaşırmış: kutunun içindeki üç bölmeyi. Bir parça daha yaklaşmış kutuya, ve ilk bölmede “bizi buradan kurtar!” diye bağrışan “çocukluğu, masumiyeti, mutluluğu” görmüş. Görmesiyle beraber de bir çığlık atıvermiş. Yüreği var gücüyle çarparken, cesaretini toplayıp ikinci bölmeye bakmış. Boş olduğunu görünce kuşkulanmış, yüreği bir fazla rahatsızlanmış. Son gücüyle üçüncü bölmeye bakmış. Bu bölmenin de çoğu boşmuş. Ama gördükleri içinde babanın yüreğini en fazla bu bölme rahatsız etmiş. Üçüncü bölmede kalan azıcık “hüzün” ün üzerine birkaç damla “aşk” bulaşmış.

Deminki çığlığı duyan kız, tatlı uykusundan uyandığında kutusunu göremeyip, soluğu babasının yanında almış. Babasını yere yığılmış bulunca n’olduğunu anlamış. Babası gözlerinde fer kalmamış halde sormuş:

- Bu nasıl oyuncak kızım?

Kız biraz ürkek, biraz cesur yanıtlamış:

- Bu benim masalüstüm baba! Şimdi onu ne kadar anlatsam da nafile!

&&&

Sağ gözümü yumdum, sol gözümü açtım diye, göremem mi sağımdakileri? Yahut arkamı döndüm diye yalanlara, hep gerçekler mi çıkar karşıma? Veyahut yorganı kafama kadar çektim diye, gökyüzü mü kararır?

İşte bu da benim masalüstüm! Solumla, yalanlarımla ve karanlığımla benim masalüstüm! Şimdi onu ne kadar anlatsam da nafile!

suyun gölgesindeki, gölgenin suyu kirli midir?

yes-grannys-shadow Pek yaman susuzluk günlerinin ardından, suya kavuşmanın coşkusuyla, herkes üst-baş yıkamakta, balkonlar rengarenk çamaşırlardan geçilmemekte. mahalle panayır yerine döndü.


gel gör ki bu kargaşada, benim balkonumdaki çamaşır ipleri bir hayli boş kaldı. uzunca bir süre ne yıkamam gerektiğini düşünüp durdum. lakin suların gelmesinden önce gözüme kirli gözüken tüm çamaşırlar, şimdi temizlenmiş gibi sırıtarak bakıyor suratıma. öte yandan uyduruk çamaşırlar için suyu harcamaya da kıyamıyorum.

.

.


uzunca bir düşünmenin ardından bugün ne yıkayacağıma karar verdim.karar vermekle de kalmayıp, yıkayıp bir güzel balkonuma astım. tamam çok temizlenmemiş olduğunu kabul ediyorum, ama kimbilir belki yeni bir başlangıç olur onun için de..


&&&


ne de olsa peşim sıra gezmekten, bir hayli kirlenmişti gölgem..

Karga karga gak dedi!



Zamanın evvel olup, samanın kalbur içinde tutulduğu vakitlerde, ak tüylü bir karga yaşarmış. Şimdi duyarım, siz “Ak tüylü karga mı olurmuş?” dersiniz. Hani haklısınız kelamınızda lakin bu karga bildiğimiz kargalardan farklıymış. Sedası “gak-guk” muş onunda, velakin çok yaşadığından mıdır yoksa gezip-gördüğünden midir bilinmez, bir hoşmuş sohbeti. Dinlemeye değil yedi köyün, on yedi köyün kargaları gelirmiş de, “ah ne az söyledi, biraz daha söylese de feyiz alsak” deyip deyip hayıflanırlarmış.Ak tüylü karga sevinirmiş, sevildiğini gördükçe. Bir şen huzur dolarmış içine.

Yelkovanla akrebin mücadelesinin yaman olduğu ve on iki rakamın ayrı ayrı hakemlik yaptığı günlerin birinde, ak tüylü karganın tünediği dala, ağır aksak bir karga daha tünemiş. Bizim ak tüylü önce hoş beş edecek olmuş, amma gelen karga yamanmış “gak” demiş “guk” dememiş. Kara karga anlatmış da anlatmış. Geldiği diyardaki ceviz ağaçlarının bakımsızlığından başlamış da çiftliklerdeki korkulukların suratsızlığına kadar getirmiş konuyu. O böyle anlatırken bizim karga hoşgörü göstermekte, hiç kesmeden dinlemekteymiş. Lakin ak tüylü karga dediysek, ak sakallı dede demedik. Tahammül de bir yere kadar, sonunda dayanamayıp sormuş bizim:

- Gak dersin, guk dersin. İyi dersin, hoş dersin de benden isteğin yahut bana soracağın nedir, onu söylemezsin, hay oğul!

Dal sahibinin huzursuzlandığını gören kara karga anlamış ki, buradan da göçmenin de vakti geldi. Hiç bir şey söylemeden gidecek olmuş, amma bu defa da bizim ak tüylü ulu kargamız buna müsaade etmiş. Öyle olunca bizim ki gak-guk deyip yine başlatmış anlatmaya:

- Sen ki ulu bir kargaymışsın. Söyleneni sonuna kadar dinler, hal çare bulurmuşsun. Koca şehrin kargası sana akıl danışmaya, sohbetine kulak vermeye gelirmiş. Ben de geldim. Ve de gelirken dilim boş gelmedim: dalımdan yurdumdan, çayırdan çimenden gördüğümü duyduğumu da getirdim ki dinleyesin. Anlayıp hak veresin yahut doğrusunu-düzenini söyleyesin. Anlatırken uzattım ki dedikleri kadar sabırlı mısın göreyim istedim. Sabırlıymışsın elbet, ama dinlemeden sabretmek neye yarar, sorarım sana? Ben bunca şey anlatmışken sana, sen hala “ne istediğimi” sorarsın bana. Ya sorarım sana şimdi, boş boş dinlemek neye yarar?

Bizim ak tüylü karganın o dakka beti benzi atmış da kapkara kesilmiş. Utanmış sıkılmış. Kibirlendiğine, başından bu yana şu kargayı hor görüp, dinlemediğine hayıflanakalmış. Özrünü affettirmek istemiş, ama gagasından çıka çıka bir kuru “gak” çıkmış.

Öbür karga gülmüş:

- Ulu karga gak dedi, deyip havalanmış daldan.


&&&

.
Bizim doğrularımızı-yanlışlarımızı görmezden geliyorsa birileri, bizim sıkıntılarımız bir kulaklarından girip ötekinden çıkıyorsa biz daha niye tüneriz ki bu dallarda? Bizim sorunlarımıza “gak-guk” deniyorsa, daha niye bir karga tekerlemesi dolarız ki dilimize?
Ve dahası her ak tüylü kargaya niye “ulu karga” deriz ki?
..
Duymuyor musunuz? Karga karga gak dedi,çık şu dala bak dedi..

hapishane türküsü

Ey gönül kusa benzersin
Kafesler sana dar gelir
Bir yerde durmaz gezerdin
Mupusluk sana zor gelir


Ey gönül acayip huyun
Bogazindan gecmez tayin
Acir testindeki suyun
Aklina nazli yar gelir


Gözlerin uzaga bakar
Kim´den ne bekledigin var
Yar semtinden esen rüzgar
Seni unuttu der gelir


Bakmazsa senin yüzüne
Cok görme elin kizina
Disarda serbest gezene
Mapusluk zor gelir

Sabahattin Ali

"Acı" ya dair..

 

çoğunun ki somut..

benimki biraz somut, biraz soyut. ama daha çok soyut. farkındayım ama bu birşeyi değiştirmiyor.
sokaklarım uçsuz bucaksız, kayboluyorum araken. köşe başlarında hep aynı siluet. yetişmek, uzanmak, yakalamak zor!

her pencere başka bir diyara açılıyor. kafamı uzatmamla, küçülüyor, ufalıyor, yok oluyor. dönüş kapıları ya kapalı, yada yok. her diyarda dökerek yürüyorum parçaları.. geri dönmek, uzanmak, toplamak zor!

birkaç ayışığı var gecede, nispeten tek yıldız. ilerledikçe aydınlanmıyor, aksine kararıyor. onu tutan direk kırılmış çoktan, gök üzerime çöküyor. parıltı yakın ama uzanacak takati kendimde aramak, bulmak, çıkartmak zor!

karşımda duruyor işte "somut" bir adım atsam titreyecek belki, ama bendeki "soyut" da sarsılacak. soluduğum hava buram buram korku yüklü. alnımda, göz kapaklarımda o bilindik sancı.. "soyut" acır mı? anlamak zor!

- acıtma canımı, git! nasılsa dayanamaz gelirim peşinden
..

uğurlu bir tek gün..

uğurlu bir tek gün daha istiyorum Allah'ımdan..
hani akvaryumu temizleyen balığa kızıp,
insan haklarını aradığımız gün gibi,

hani bana fazla gelen makarnamı,
paylaştığımız gün gibi,


hani "memleket nire?" nin yanıtını ararken,
ankara savaşını ve timurun fillerini dinlemek zorunda kaldığımız gün gibi,

hani ankarayda inatlaşıp,
nerde duracağına karar veremediğimiz gün gibi,
hani sigara kağıdının yanmazlığını,
oksijenin varlığını bulduğumuz gün gibi,

hani ilk satrancımı oynayıp,
boyumun ölçüsünü aldığım gün gibi,

hani ellerini cebine sokup,
"üşüdüm be rukiye, şimdi votka olsa.." dediğin gün gibi,

hani hesap kağıdından gemi yapıp,
hesap ödeğimiz gün gibi,

hani..
hani..

hani işte öyle uğurlu bir tek gün daha istiyorum Allah'ımdan.
birlikte 24 saat daha..
uğurlu 24 saat daha..
sonra çekip giderim
"söz"..

Bizi çürüten “Asilzade Su Efendi” değil mi?

startgrafik Boynunu hafifçe öne eğdi. Alınmıştı belli ki. Oysa sahibi ne kadar da mağrurdu. Yaptığının doğru bir şey olduğuna ne kadar da inanıyordu.Her geçen gün sahibinin gururu okşanırken, onun boynunu biraz daha bükülüyordu. Yavaş yavaş çürüyordu. Çok geçmedi üzerinden. Üç beş sabah sonra tamamen toprak oldu.

Sahibi hiçbir zaman anlamadı. Oysa herkes bilirdi bunu: kaktüsler her gün sulanmayı sevmezlerdi. Kurak toprak bitkileriydiler onlar. Fazla suda çürürlerdi, tıpkı sık ağlayan kadınlar gibi..

artık elektrik lambalarını kapamak gerek!!

buramburamhurriyet_CA7QD41B bugün içimden bir şarkı söyleyeceğim. yüksek sesle, haykıra haykıra söyleyeceğim ama sadece içimdekiler duyacak söylediğimi.. öyle bir şarkı olacak ki bu; çığlığı içimde, yankısı dışarıda kalacak..

.....

göz yaşlarına sığınmayı bıraktığımda, akacak gözyaşım da kalmamıştı zaten. yıllarca "güçlendim artık" diye avunmam; güçsüzlüğün seslere vurulmuş halinden başka birşey değildi, aslında. yarış bildiğim ömrümü; bir kaplumbağanın sırtına yüklemiş oldugumu gördüğümde ise, vazgeçişi tattım ilk kez.. vazgeçiş; ağızda kalan  "tatsız" bir tattan başka birşey değildi. ve ben yeniden ağzımı tatlandırmayı düşünmedim hiç.. yeniden bir kaplumbağanın kabuğuna yüklemedim ömrümü. çekildim manasız yarıştan, vazgeçtim koşa koşa başladığım yere dönemekten..

vazgeçişimle beraber büyüdüm. yol katettim.. bir arpa boyu kadar uzadım, bir kanat çırpışı kadar yol aldım. boyumu da, aldığım yolu da az bellemedim hiç. hani başladığım yere dönemedim ya, hani bugünü dün, yarını bugün yapmadım ya; varsın bir arpa boyu kadar olsun, varsın bir kanat çırpışı kadar olsun.. ne fark ederdi ki? yarıştan çekilmiştim ben..

şimdi gördüğüm, duyduğum, dokunduğum, soluduğum, tattığım "gerçek" le; siyahla beyazla, savaşla barışla, hüzünle sevinçle, iyiyle kötüyle, varlıkla yoklukla, dünyamdaki "gerçekler" le büyüyorum ben.. varsın bir arpa boyu kadar olsun, varsın bir kanat çırpışı kadar olsun.. büyüyorum ben..

&&&

bazen uyuduğun hayallerden, gerçeklerle uyanmak gerekiyor. bazen ölüme hayır demek yetmiyor, yaşama evet demek gerekiyor. güneşin ışıgını görmek içinse, elektrik lambasının fişini çekmek gerekiyor..

ve artık güneşin ışığını görmek gerek